Yedi İklim’den Ali Haydar HAKSAL ile -1-
Yasin ALİMOĞLU

Yedi İklim’den Ali Haydar HAKSAL ile -1-

Bu içerik 1019 kez okundu.
Reklam

Türk öykücülüğü özelinde edebiyatımızın önemli isimlerinden üstad Ali Haydar HAKSAL ile Yedi İklim’i ve yazı serüvenini konuştuk. Bizi çok sıcak bir ortamda karşılayan Ahmet Tahir HAKSAL ağabey ve üstad Ali Haydar HAKSAL’a yazkalem ekibi olarak teşekkürü bir borç biliriz.

Lafı fazla uzatmadan iki parça halinde yayımlayacağımız söyleşimizin ilk kısmını istifadenize sunuyoruz.

Yasin ALİMOĞLU: Üstad, genç arkadaşlara yeni kalemlere yol gösterme açısından sizin yazın hayatınızın nasıl başladığı ve bu sureç içerisinde karşılaştığınız zorluklar kısmından başlayalım isterseniz. Onları duymak istiyoruz, çünkü sizin karşılaştığınız, yeni kalemlerin karşılaşacağı zorluklar yolun başında olanların gözünde büyüyor.

Ali Haydar HAKSAL: Evet. Tabi çok değişik bir dünyadayız şuan da, bugün anlattıklarımız veya anlatacaklarımız aslında çok da gerçekci veya inandırıcı olmayabiliyor. Bizim yaşadığımız dönemdeki o koşullar, yani ortam, ilişkiler çok farklıydı. Bizim tabi şöyle bir avantajımız vardı. Dedemiz müderris imiş. Evde kitapları vardı. Kendisi 1940 da vefaat etmiş. Fakat aile ortamı içerisinde merhum dedemin evdeki kitapları, duvardaki tabloları bizim ruh dünyamızı şekillendirdi.

Yasin ALİMOĞLU: Burada onlardan var mı? ( Yediiklim Dergisindeyiz ve binlerce kitaba sahip bir kütüphanede gerçekleşiyor söyleşimiz.)

Ali Haydar HAKSAL:Burada kitapları var, tablolardan birisi abimde diğerlerini de köyde komşular almıştı bizden sonra. Babam da ailenin tek çocuğu. Halalarım, bir amcam çocuk yaşta ölmüşler. Bir tek babam hayatta kalmış. Babamı da çocuk yaşta evlendirmişler annem de öyle. Annem 13 yaşındayken evlenmişler. Oniki yıl çocukları olmamış, onikinci yıl abim, peşine ben, diğer kardeşler beş erkek çocuk dünyaya geldi. En küçük kardeşimiz bir buçuk yaşındayken babam vefaat etti. Babam eğitmendi. Yani babası -tabi ailenin tek çocuğu olması, babasının âmâ olması, çocuğuyla bir
ebir ilgilenememesi- ona istediği eğitimi veremiyor. Orada bir mollaya gönderiyor. Bir süre orada eğitim alıyor. Daha sonra kendi kendini geliştiriyor. Ergani köy enstitüsüne gidiyor. Altı aylık bir eğitimden sonra eğitmen olarak atanıyor. Gelip kendi köyümüzde, Hasköyde ilkokul açıyor. Okul da bizim evdeydi. Bizim evin bir odası yani dedemin odası okuldu. Köyün çocukları hatta komşu köydeki çocuklar gelip bize okuyorlar. Bizim kaldığımız büyük bir oda vardı, biz oradan çıkardık dedemin odasına yani sınıfa girerdik o öğrencilerin arasına. Dolayısıyla onların elinde büyüyorduk. İnsanların, abilerin, ablaların, büyüklerin ellerinde büyüyorduk. Tabi bu bizi ciddi bir anlamda etkilemiş olmalı. Bir de babamın şeyi şuydu, ben yeterince okuyamadım çocuklarımı okutacağım, onlar gidecek memur olacaklar, hayata atılacaklar gibi bir isteği vardı. Bunu anneme söylediğini ben çok iyi hatırlıyorum. İlkokul üçe kadar da yanında okudum, üçten dördüncü sınıfa geçtiğimiz yaz vefaat etti. Yani okuma hayalimiz bitti. O zaman nahide idi şimdi ilçe oldu, Yayladerede ortaokul vardi. Abim orta okula gidiyor. Annemden, ben mezun olduktan sonra beni de göndermesini istedim. Annem gönderemiyor yani bir defter alacak parası dahi yok köy yerinde; çünkü dışardan gelen zekat fitre sadaka onlarla besleniyoruz, ailede birinci derece akraba yok. Yani amca yok, hala yok, dayılar var onlar uzakta dede yok, babaanne yok annem tek başına yani. Dedemin taleplerinin himmeti oldu bize, çok büyük destekleri oldu. O arada tabiki annem gönderemeyince, köy imamı babamın dayısının oğluydu aynı zamanda dedemden de ders almış, onun yanına gönderdi. Ondan kurân-ı kerîm dersleri aldım.

Bir Müftü Efendi geldi. Dedemin kitaplarını duymuş. Geldi dedemin kitaplarını karıştırdı, iki katır yükü kadar kitabını aldı gitti. Dedemin de vasiyeti var kitapları verilmesin diye. Annem kitapları satmak niyetinde değil ama rahmetli dayımın özellikle baskısıyla biraz da işte ne olacak bunu artık okuyan kimse yok Müftü Efendi gelmiş, bunlar ilimdir kapanmasın götürülsün, okunsun anlamında annemi öyle ikna ederek kitapları verdiler. İki katır yükü aldı gitti. Listesi kitapların arasında duruyordu uzun zaman. Sonra o listeyi kaybettik. Yıllar sonra o müftünün sadece şöyle bir iyiliği oldu. Bu çocuğu imam hatip okuluna gönderin dedi. Beni dayım aldı ilçeye gönderdi. Babamın arkadaşı olan ilçe milli eğitim müdürüne -Zülküf hoca adında birisi- bir mektup yazdılar. Güya işte bana yardım edecek, torpil veya sınavda yardım edecek. Gittik tabi hiç bir şey olmadı kazanamadık o yıl. Bir sonraki yıl Bingöl’e gönderdiler. Bingöl de sınava girdik. Şimdi parasız yatılı sınavına giriyoruz Elazığ İmam Hatip Okuluna. Elazığ İmam Hatip Okuluna o zaman dört tane il bağlı. Bingöl, Muş, Tunceli ve Elazığ. Yüzlerce öğrenci sınava
giriyor aldıkları yatılı öğrenci sayısı on-oniki fazla değil. Bende ilkokuldan sonra dört yıl beş yıl ara vermişim. Kazanamadik tabi. Dedemin talebelerinden bizim Sufi amca dediğimiz Süleyman GÜLER İstanbul’daydı, o köye geldi. Cuma günüydü. Birlikte gittik dedemin kabristanına, orada kurân-ı kerîm okuduk sonra cuma namazını eda ettik. Bizim ev camiye çok yakın önünde oturulacak bir yer var. Geldik orada ayaküstü konuşuyoruz, konuşuluyor birden karar verdiler. Dediler ki bu çocuğu imam hatibe gönderelim. Nasıl dedik. İşte bende yardım edeceğim, kâtip efendi sende et dedi Sufi amca, gönderelim. Oğlu da rahmetli Nureddin dayim lise müdür baş yardımcısıydı edebiyat öğretmeni.

Yasin ALİMOĞLU: İlk öykülerinizi gösterdiğiniz?

Geçiyor. Yazılarımda da geçiyor. O da oradaydı. Tabi Türkiye’nin ilginç bir yapısı var. Sosyal demokrat, Köy Enstitülerini bitirmiş veya Eğitim Enstitüsünü bitirmiş ama cuma namazlarını eda ediyor. Bir cumadan beraber çıktık geldik oraya. Hadi git dedi nüfus cüzdanını al gel. Gittim kanatlandım nüfus cüzdanını aldım geldim verdim onlara. Dayım da o sıra Elazığ’a gidiyordu. Gitti benim Elazığ’da kaydımı yaptı. Valilikten izin aldı uğraştı, yurt yönetimiyle okul yönetimiyle konuştu orada da bazı imkanlar sağlandı, dolayısıyla benim imam hatip okuluna kaydım yapılmış oldu. İmam hatip okuluna ben gidince de okulun çok iyi bir kütüphanesi var, bende de çok birikmiş bir okuma aşkı var. Onun üzerine ben kendimi kitaplara verdim. Yani okulun kütüphanesinden çıkmıyorum. Ben o kitaplara dadandım yetmiyor bana. Annem bana, kendisine gelen sadaka, zekat, fitre paralarını harçlık olarak gönderiyor, ben yemiyorum içmiyorum gidiyorum onlarla kitap alıyorum. O aldığım kitaplar işte şu kütüphanenin başlangıcı oldu. Şimdi ben köye gittiğim zamanlarda da -sömestr tatillerinde, bayram tatillerinde- üç gün, beş gün, on gün neyse her defasında koli dolusu, valiz dolusu kitaplarla gidiyorum. Böyle başladı benim okuma serüvenim ve gittiğim o ilk yıldan itibaren de yazı yazmaya, karalamaya başladım. Rahmetli Nureddin dayım iki yıl Elazığ’da kaldı. Defterlerim vardı iki tane defterime öyküler yazmıştım. Birazda köyde bize anlatılmış olan masalları veya o masalları biraz öyküleştirerek yazıya dökmüştüm. Onları götürür dayıma verirdim. Kırmızı kalemle düzeltirdi, dil bakımından, üslup bakımından, cümle bakımından. O defterlerimi kaybettim. Üzülüyorum ne için, bir kere çocukluğumuzda bize anlatılmış olan o masalların, hikayelerin aslında bir dökümüydü o defterlerim. Kayboldu.

Erdal ÖNER: Sözlü bir edebiyat ortamında büyümüşsünüz.

Ali Haydar HAKSAL: Tabi bizim mesela bir komşu ninemiz vardı Rokuş Nine derdik. 105-106 yaşında vefat etti. Evlerimiz yan yanaydı. Biz geceleri onun etrafında toplanırdık. Seferberlikte mesela cepheye cephane götürmüş kadıncağız. Onları bize anlatırdı. Bize masallar anlatırdı. Çirok derler Kürtçede, o çirok anlatırdı biz dinlerdik. Yani onların tabi benim dünyamda, arka planımda katkıları oldu.

Sonraları Elazığ’ın Yeni Turan, Azar, Harput gibi o dönemin yerel gazetelerinin kültür sanat, edebiyat sayfalarından ben çok sayıda fıkra derlemiştim. Mesela onlar da elimde yok. Onların da çoğunu unuttuk. Anlatılan öyle güzel, ilginç fıkralar var ki kimi Nasrettin Hoca fıkralarının değişik versiyonları ya da dönüştürülenleri mesela. Bizim köy diğer köylerden farklı tabi medrese geleneği olan bir köy ama gençleri çok muzip. Onlar köyde adeta bir tiyatro sahnesi oluşturuyorlardı. Çok muzip halleri vardı. Benim öykülerimde ironinin olmasının nedenlerinden birisi arka planda o muzipliklerin, şakaların olması.

Erdal ÖNER: Üstad siz bunları anlatınca ben de sizin sosyal medyada dergicilik yapılmasını eleştirmenizi hatırladım. Belki de bu heyecanı yok etmesinden dolayı sosyal medya eleştirisi yapmış olabilir misiniz?

Ali Haydar HAKSAL: Sosyal medya tabi çok sınırlayıcı bir şey. Sosyal medyaya yazılıyor ama sonra silinip gidiyor. Diyelim ki siz şimdi bir şey yazıyorsunuz üzerine bir takım paylaşımlar da oluyor ve on beş – yirmi gün sonra siliniyor, kayboluyor. Bulmak isteseniz bulamıyorsunuz. O zaman da bir anlamı kalmıyor. Oysa gazete, kitap dediğimiz şey öyle mi? Materyal elimizde. Alıyoruz sayfalarını çeviriyoruz, yazılarını okuyoruz, altını çiziyoruz, köşelerini kıvırıyoruz, araya gazete kağıdı koyuyoruz… Mesela geçen gün burada kütüphaneyi karıştırırken İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL’in hatıraları çıktı ortaya. 1980 yılında yayımlanmış olan hatıralar bunlar. O hatıraları sosyal medyaya yükleseniz kaybolup gider, bulamazsınız. Oysa ben kitabı görünce elime alıp bir karıştırdım o kadar ilginç anekdotlar çıktı ki önüme, tabi ben kitabın altını çizmişim zamanında bir daha kitabın hepsini okumama gerek yok. O dönemin ilginç durumlarını bulabiliyorsunuz bu kitaplarda.

Mesela çok çarpıcı bir örnek vereyim size. MSP’nin parlamentoya girdiği dönemde Cumhurbaşkanı KORUTÜRK bir yurt dışı seyahati düzenliyor ve yurt dışına çıkarken her partiden yanına insanlar alması gerekiyor. Ama KORUTÜRK, Milli Selamet Partisi’nden adam almayacağını söylüyor. İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL de o dönemyedi iklim ona danışmanlık yapıyor ve ona, olmaz efendim sonuçta MSP de bir partidir onlardan da kişi almak zorundasınız diyor. Böyle deyince bu kez partiye yazıyla durumu bildiriyorlar. Bunun üzerine, bize Lütfü DOĞAN Hocayı önerdiler diyor ÇAĞLAYANGİL. (Uzun Gülüşmeler) Lütfü DOĞAN Hoca köşke çağırılıyor ve orada KORUTÜRK’ün eşi Lütfü Hoca’ya elini uzatınca Lütfü DOĞAN Hoca tutmuyor ve kadının eli boşlukta kalıyor. Böyle olunca KORUTÜRK, ÇAĞLAYANGİL’e sitemde bulunuyor. İşte senin adamların böyle, ben şimdi bunu nasıl İran’a götüreyim diyor. ÇAĞLAYANGİL, olmaz diyor, götüreceksiniz. Sonra bunlar birlikte İran’a gidiyorlar. İran’da da resepsiyon veriliyor. Orada şahın hanımının eli sıkılacak tabi yine. Tam o sırada diyor ÇAĞLAYANGİL , ben hemen gittim şahın hanımının yanına. Efendim sakın bu bizim sakallıya elinizi uzatmayın, eliniz havada kalır mahçup olursunuz diyor. Kadın olur mu öyle şey diyor kabul etmiyor. Lütfü Hoca oraya gelince elini arkasına koyuyor ama kadın elini yakalıyor ve sıkıyor. Böyle komik bir durum yaşanıyor. Şimdi sosyal medyada bunu bu şekilde ayrıntılarıyla bulamazsınız. Dolayısıyla basılı olan materyaller bizim için çok daha kalıcıdır.

Yasin ALİMOĞLU: Basılı yayımdan bahsetmişken Yedi İklim’e girelim istiyorum. Yedi İklim 306. Sayısında. Bu bir dergi içi hayal edilemeyecek bir serüven. İlk dönemlerde 3 yıl kadar bir ara var ama onu saymazsak aralıksız çok uzun bir süreç. Yedi İklim nasıl başladı ve edebiyat dergilerinin devam etmesi çok zorken nasıl bu duruma ulaşabildi?

Ali Haydar HAKSAL: Tabi bizim geleneğimizde böyle süreli bir edebiyat dergisinin bu kadar uzun soluklu olması bir ilk. Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu mecmuaları sayı olarak dört yüz küsürlere ulaşmış fakat bunların içinde günlük gazeteler de var. Ayrıca çok kesintiye de uğrayan bir mecmua Büyük Doğu. Ara ara kapatılıp açılıyor. Üstad Sezai KARAKOÇ’un Diriliş Dergisi’nde de keza öyle. Yine Mavera Dergisi de Yedi İklim gibi çok soluklu olan bir dergi değil.

Biz şu an Yedi İklim’in 306. Sayısını çıkarmış bulunuyoruz. Peki bu nasıl oldu? Bize Yedi İklim’in sorumluluğu biraz manevi olarak yüklenmiş oldu. Ya da biz kendimiz öyle gördük. Benim ilk çalışmalarım Mavera Dergisi’nde yayımlandı 1980-1986 yılları arasında. Mavera’nın ikinci kuşağıyız bizler. Ben, Alim KAHRAMAN, Hasan AYCIN, Osman BAYRAKTAR, Mustafa ÇELİK gibi bir kadro ortaya çıktı. O sıralarda biz rahmetli Cahit ZARİFOĞLU’yla mektuplaşıyorduk. O Ankara’daydı tabi. Bize şunu diyordu: Biz artık yorulduk, dergiyi biz size emanet edeceğiz, siz dergiyi devam ettireceksiniz. Sonra Cahit ZARİFOĞLU kendisi kalktı İstanbul’a geldi, dergiyi de İstanbul’a getirdi. Bu sefer benim tabi çok yoğun bir iş hayatım vardı. Ben iş hayatımda ticaretle uğraşıyordum. Alim KAHRAMAN hem memur hem de daha fazla zamanı vardı. Dergi Alim KAHRAMAN’ın sorumluluğuna verildi biz de bir yayın kurulu oluşturduk. Beraber 2 yıla yakın dergiyi burada çıkardık. Sonra biz arkadaşlarla ayrıldık oradan. Cahit Bey de bizimle birlikte ayrıldı. Geçenler de Rasim Beyle (ÖZDENÖREN) burada bu konu üzerine konuşuyorduk. O da aşağı yukarı ben de o tarihlerde Mavera’dan ayrıldım dedi. Yani kendi kurdukları dergiden ayrılmak zorunda kaldılar. Dolayısıyla Yedi İklim’in şöyle bir özelliği oldu; bütün bu dergilerde yazanları biz Yedi İklim’de toplamış olduk.

Erdal ÖNER: İsmi de buradan mı geliyor üstad?

Ali Haydar HAKSAL: Yedi İklim’i bizim İlhan KUTLUER Hoca -o zaman tabi beraberdik- bu ismi o önerdi. Arkadaşlarla ortak olarak kabul ettik. 1987-1989 arasında Yedi İklim Dergisi çıktı. Yirmi dört sayı. O dönemde şöyle bir durum oldu; başlangıçta rahmetli Zarifoğlu’nun bir takım uyarıları olmuştu: “Çocuklar dergi için para toplarsınız, bir başlangıç yaparsınız. Sakın o birikmiş paralara güvenerek kitap yayımı yapmayın. Yaparsanız yarı yolda kalırsınız.” Bu uyarılara rağmen nedense biz bir kaç tane kitap çıkardık o zaman.

Yasin ALİMOĞLU: Birikmişi
o tarafa ayırınca…

Ali Haydar HAKSAL: Şimdi bir böyle etkiledi olumsuz, bir de yazı hayatına heyecanla atılan arkadaşlar eteğindekileri dökmeye başlayınca belli bir yerde tıkanmaya başlıyor. Tıkanmaya başlayınca da dergi zayıflıyor. Derginin ikinci yılından itibaren sonlara doğru baktım ki artık dergi zayıflıyor, dergiyi tatil etmeye karar verdim. Sonra da kalktım Üstad Sezai Bey’e gittim, en son sayıyı da götürdüm. Efendim dergiyi tatil ettik, dedim. “Hayırlısı olsun.” dedi. Ama orada bir not düşmüştük, şimdilik tatil ediyoruz diye. Bizim bilinç altımızda o konuşmamız duruyormuş. Son sayımızda girişte böyle bir yazımız da var. O arada arkadaşlar dağıldık. Yeni bir dergi de bizi bir araya getirmiyor, Mavera da yok. Başka dergiler çıktı. Bir süre devam etti. Tabi biz bu arada birer ikişer yazı veriyoruz başka yerlere. Bir yere kadar gidebiliyoruz. Dergah çıktı o arada. Bizim bu Diriliş-Edebiyat-Mavera geleneğinden gelenlerin Dergâh’ı çıkaranlarla doğrudan bir bağı bulunmadığı için Dergâh’ta da yer almadık. Dolayısıyla ürünlerimizi çeşitli dergilere dağıtmaya başladık. Ama tabi bu durum bizim için tatmin edici olmadı. 1992 yılında arkadaşlarla bir araya geldik, yeniden Yedi İklim Dergisi’ni çıkarmaya karar verdik.

Yedi İklim Dergisi’nin o dönemde en önemli av
antajı bizim “Haksal Kardeşler”in inşaat malzemeleri satan bir işyerimizin olmasıydı. İş yerimizi ofis olarak kullanıyoruz, telefon faturamız yok, elektrik faturası yok, giderleri yok, bir çoğunu da firma karşılıyor. Abim olsun, kardeşlerim olsun -Allah hepsinden razı olsun- bir ke
re bile yüzlerini ekşitip de “Sen niye bu dergiyi çıkarıyorsun, buraya niçin bu masrafı yapıyorsun?” demediler. Adeta bu işi birlikte sahiplenmiş olduk. Bundan üç yıl öncesinde iş yerimizi tasfiye ettik. İşlerimizi bıraktık, buraya geldik. Ama Cenab-ı Allah’ın lütfuyla bu güne kadar tavsamadan yolumuza devam ediyoruz.

Yasin ALİMOĞLU: Ara verdiğiniz üç yıl yapılması gereken bir şey miydi? Yoksa şimdi düşündüğünüzde keşke devam etseydik mi diyorsunuz?

Ali Haydar HAKSAL: Yapılması gereken miydi?! Her şeyin bir kaderi var. İnsan onun önüne geçemiyor. Siz isteseniz de istemeseniz de bunun önüne geçemiyorsun
uz. Bunun faydası şöyle oldu: Arkadaşlar boşlukta kalınca, onlar da bir arayışa girdi. Ben tabi çok okuyorum, okuma tempom hızlı… Dolayısıyla arkadaşlarla bir araya gelip Yedi İklim’i yeniden çıkarmaya karar verdik. Gördük ki dergi daha güçlü çıkmaya başladı. Bir de dergi kendi içerisinde sürekli yeni kadrolar ortaya çıkardı, ekipler oluşturdu.

Erdal ÖNER: Bir nevi okul işlevi gördü.

Ali Haydar HAKSAL: Hem okul işlevi gördü hem de bizim Büyük Doğu’da, Diriliş’te, Edebiyat’ta, Mavera’da olan o gelenek çok güçlü bir biçimde Yedi İklim’de devamali haydar haksal söyleşi etti.

Yasin ALİMOĞLU: Derginin zaten asıl, en önemli işlevinin bu olması gerekiyor değil mi?

Ali Haydar HAKSAL: O ve o işlevi de iyi yerine getirdi. Daha sonra da derginin tatil olmasını isteyen arkadaşlar pişmanlıklarını şu şekilde dile getirdiler: “İyi ki biz Yedi İklim’i yeniden çıkardık, yeniden çıkarmaya devam ediyoruz. Eğer yeniden çıkarmamış olsaydık bizim düşünce geleneğimizi sürdüren bir dergi olmayacaktı.”

Uğur PEKTAŞ: O noktada kesilmiş olacaktı. Belki de Yedi İklim’in bu arayı vermesini yayı gerip daha ileriye bir ok fırlatmak gibi düşünebiliriz.

Ali Haydar HAKSAL: O dönem şöyle bir şey de oldu; Yedi
İklim o kadar üretken oldu ki bizden yetişen arkadaşlar çıkıp gidip başka dergilerde yazmaya başladılar. Başka dergiler çıkardılar. Bugün etrafa baktığımızda bir çok dergide Yedi İklim’den yetişip gitmiş olan arkadaşlar var. Tabi yine aynı şekilde kitap sahibi olan arkadaşlar da…

Uğur PEKTAŞ: Yedi İklim, bir düşünce geleneğinin, Diriliş’ten, Mavera’dan, Büyük Doğu’dan gelen geleneğin bir parçası..

Erdal ÖNER: Sırat-ı Müstakim’i de saymak lâzım.

Ali Haydar HAKSAL: Tabi evet ordan almak lazım. Hatta Muallim Naci’nin Muallim Mektebi’nden almak lazım. Klasik düşüncenin, İslam edebiyatı düşüncesi birikiminin dergilere dönüşmesidir; Muallim Mektebi, Sırat-ı Müstakim, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yönelişler gibi dergiler.

Erdal ÖNER: Yedi İklim Dergisi’nin ayaklarının bu kadar sağlam basmasının sebebi de bu gelenek olmalı.

Ali Haydar HAKSAL: Tabi o olmasa zaten böyle devam e
tmezdi. Bir de tabi ki yabancı ideolojilere yaslanan düşüncelerin belli bir yere kadar ömrü oluyor. İslam düşüncesinin böyle bir problemi yok. Müslüman olanların böyle bir problemi yok. Türkiye’de marksizm düşüncesinde olanlar vardı, sosyal gerçekçilik vardı, bu doğrultuda edebiyat dergileri mevcuttu. Her ne kadar sola karşı gözüküyorsa da devlet tarafından destekleniyordu bunlar. Ne oldu? Onların tamamı şu anda çökmüş durumda.Yine var tabi batıcı düşüncenin izlerinde olan dergiler ama bir yönüyle de baktığımızda onların hızı kesildi. Bir çok dergiler kapandı. Bir tek Varlık Dergisi şu anda ayakta veya daha sonra çıkan üç beş dergi…

Yasin ALİMOĞLU: Tam buraya bir virgül koyalım üstad, daha sonra tekrar dönmek üzere. Ben şunu sormak istiyorum: Bir yerde dergiden bahsederken şöyle diyorsunuz: “Elazığ’da okurken Büyük Doğu cami çıkışlarında dağıtılıyordu.” Şu an ben böyle bir şey tahayyül edemiyorum. Cami çıkışlarında bir edebiyat dergisi dağıtılması..! Cami cemaatinin ilgisini çekmez gibi… O noktadan buraya nasıl gelindi?

Ali Haydar HAKSAL: O dönemde Üstad Necip Fazıl’ın özellikle Anadoluya çıkıp konferanslar vermesi toplum üzerinde çok önemli bir güç oluşturuyordu. Bir de düşünün kimse konuşamıyor, kimse yazamıyor…

Erdal ÖNER: İşin bir de siyasi yönü var.

Ali Haydar HAKSAL: Siyasi yönü tabi ondan sonra oluşmaya başladı. O tarihe kadar bizim dergiciliğimiz veya yazı hayatımız, düşünce hayatımız çok sınırlı insanlarla yürüyordu. Üstad Necip Fazıl var ve tek başına Büyük Doğu mecmuasını çıkarıyor. Ondan sonra Diriliş Dergisi var. Daha sonra Edebiyat Dergisi var. Bunların da ulaşabildikleri orada gönüllü insanlar oluyor. Mesela iyi biliyorum Hilal Matbaası vardı, Büyük Doğu dergileri oraya gelirdi. Gençlerin ellerine verilirdi, İzzet Paşa Camii, Yeni Camii gibi camilerin önüne götürülür, satılırdı. O dönemde müslümanların sığınak arayışları vardı.

Uğur PEKTAŞ: Sosyal bir sıkışmışlık da var.

Yasin ALİMOĞLU: Millî Selamet Partisi(MSP)’nden önce bu yaşanan süreçler, değil mi üstad?

Ali Haydar HAKSAL: Ben 1969’da İmam-Hatip’e girdim. O yıllar da 1969’dan 1973’e kadar olan süreci kapsıyor. Bu arada Millî Nizam Partisi süreci var. MSP’nin ömrü çok kısa oldu. Ondan sonra o arada yine boşluk var. Ama insanlar, oradaki mühendisler, memurlar, İslami hassasiyeti olan herkes Büyük Doğu okuyor. Bir tarafta İlim Yayma Cemiyetleri açılıyor, oralara gidiliyor… Sivil toplum kuruluşları yeni yeni oluşuyor. Daha sonra tabi ki MSP’nin kuruluşuyla birlikte Millî Gazete, bizim ilk gazetemiz olarak çıkıyor. O dönemde insanlarda dava şuuru var. O dava şuurunun heyecanıyla da Büyük Doğu’ya sahip çıkılıyor.

Uğur PEKTAŞ: Üstad şöyle bir durum da var; eskiden abone olduğumuz dergiyi günü gelmeden heyecanla beklerdik. Devamı olan bir yazı varsa “Acaba ne yazılacak?” diye sabırsızlanırdık. Şimdi o durum hemen hemen yok. Bu gelenekten gelen Yedi İklim olarak yine bu çevredeki dergiler açısından geleceği nasıl yorumluyorsunuz?

Yasin ALİMOĞLU: Sosyal medya biraz da bu duruma sebep oluyor.

Ali Haydar HAKSAL: Sosyal medya değil. O işin bahanesi. Bunlar işin kolay tarafı. İşin aşk ve heyecan tarafı yok. Dava bilinci kısmı yok. Dava bilinci olan kimseler, diyelim sizler, Anadolu Gençlik’te yetişip gelmiş kişilersiniz. Sizin gibi yüzlerce, binlerce insan var. Bu insanlar dergilerine, medyalarına sahip çıksa, Millî Gazete’nin bugün yüz binlerin üzerinde satması lazımdı. Veya edebiyat-düşünce dergilerinin binlerce satması gerekiyordu. Bizim öğrencilik yıllarımızda Erzurum M.T.T.B kitap kulübüne üç yüz tane Diriliş, üç yüz tane Mavera gelirdi, Edebiyat gelirdi. Bunlar bir hafta içinde tükenirdi. Ben Elazığ’da İmam-Hatip’te öğrenciyken Nuri PAKDİL Bey’e bir mektup yazdım. “Derginizi nerede bulabilirim?” diye. Mektubuma, Elazığ Ticaret Lisesi’nde Veli SARIKAMIŞ diye biri var, edebiyat öğretmeni, her ay dergi oraya gidiyor diye cevap verdi. Ve ben her ay gidip dergiyi ondan alıyordum. Şimdi burda bizim yetişmemize bakarsak, doğrusunu söylemek gerekirse, böyle bir aşk vardı. Bugün bizim gençliğimizin okuma probleminin olması, aşkını, heyecanını, dava bilincini yitirmesi sebebiyledir.

 

Yasin Alimoğlu: Öykü ve hikaye ayrımından “Öykü Ağacı” kitabınızda bahsediyorsunuz. Burada bunu biraz daha açar mısınız?

Ali Haydar Haksal: Bizim geleneğimizde hikaye var. Bu hikayeler daha çok sözlü geleneğe dayanırlar ve anonimdirler. Bu tarz bizim edebiyatımızda olan batı geleneğinde olmayan bir tarz. Mesneviler, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi. Bin bir gece masalları mesela. Bu masal geleneği doğuya aittir. Batı bunları keşfettiği zaman bunları dönüştürerek kendine ait yeni bir anlatı tarzı ortaya çıkarmıştır.

Genel olarak hikaye ile öykü arasındaki farka bakarsak; hikayelerin belli bir yazarı yok, belli bir kahramanı yok, belli bir anlatıcısı yok. Mesela Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını ele alalım. Suç ve Ceza’nın bir tek yazarı vardır, Dostoyevski. Bu romanın kahramanı Raskalnikov, Dostoyevski’ye aittir. Ya da bizden örnek verirsek; Gül yetiştiren adam, Rasim ÖZDENÖREN’in romanı ve gül yetiştiren adam da onun kahramanıdır. Yani batı edebiyatında metnin yazarı belli, kahramanları belli. Dolayısıyla hikaye ile öykü arasındaki farkı bu şekilde açıklayabiliriz.


Yasin ALİMOĞLU:
 Her ne kadar ortaya çıkışlarını bu şekilde değerlendirsek de bugün yazılanların hepsini medeniyetlerin ortak birikiminden süzülenler olarak görebilir miyiz?

Ali Haydar HAKSAL: İlim, müminin yitik malıdır. Nerde bulursa onu alır onu kendine ait kılar. Şimdi biz öykü yazarken onların anlatı tarzlarıyla yazarız ama özü itibariyle kendimize ait metni ortaya koyarız. Mesela benim “Rüya Rüya İçinde” adlı öykülerim çıktı. Peygamber efendimizin rüyalarından yola çıkarak yazmış olduğumuz öyküler bunlar. Yani modern anlatali haydar haksal söyleşiıyla yazdığımız şeyler. Mesela üstad Necip Fazıl’ın Hasene Bacı adlı bir kahramanı var. Hasene Bacı bir meczup ama tabi o meczupluğunun ardında başka şeyler var. Hasene Bacı gider camilerde namaz kılanlara seslenir: “Ey faiz yiyip alnı secdeye giden adamlar.” Böyle müthiş bir şey. Burada Üstad Necip Fazıl’ın bir yansımasını görüyoruz tabi. Dolayısıyla hikaye ile öykü arasındaki farkı böyle görmede yarar var.

Yasin ALİMOĞLU: Üstad, son dönemdeki bazı yazarlarda popüleri yakalama hastalığı yani okura istediğini verme çabası var. Bu sizde yok. Kendinizden, sanatınızdan ödün vermiyorsunuz. Okur bulma açısından değerlendirirsek bu direniş zor olmuyor mu?


Ali Haydar HAKSAL:
 Bu, dünya edebiyatında öteden beri var olagelen bir sorun. Popüler kültürü yansıtan, insanların duygularına hitap eden metinler bizim edebiyatımızda da geçmişte vardı. Özellikle sermayenin de araya girmesiyle eserler, pazarlanan bir nesne haline geliyor. Yazarlar sermayenin istediği şekilde bir eser hazırlıyor. Sermaye sahipleri bunun belki milyon tane baskısını yapıyor ve reklamını da çok iyi şekilde gerçekleştirip o kitabın istenilen miktarda satılmasını sağlıyorlar. Mesela sokakta dolaşırken otobüslere giydirilmiş roman kapağı ve yazar posterleriyle karşılaşabiliyorsunuz ya da billboardlarda yine aynı şekilde reklamları görebiliyorsunuz. Dolayısıyla bu durum bir pazarlamayedi iklim mantığına dayandığı için karşılığı bu şekilde oluyor. Ama bizim etki alanımızla onların etki alanı aynı değil. Bizimkiler kalıcı, onlarınki ise belli bir zaman sonra unutulacak ve kimse onların yüzüne bakmayacak. Yani bunlar bir Dostoyevski’nin bir James Joyce’un yerini tutmaz kesinlikle. Mesela James Joyce’un Dublinliler romanı ilk baskısında beş adet satılıyor sadece ama bugün dünya edebiyatında çok kalıcı olan, önemli bir eser.

Uğur PEKTAŞ: Yani üzülerek bunu görüyoruz. Bu şekilde eserlerini piyasa malı haline getirip eserlerin
e de yazık ediyorlar. Yeni nesile de kötü örnek oluyorlar bu şekilde.

Ali Haydar HAKSAL: Bunun önüne geçmek çok zor tabi. Ortada bir alıcı bir de satıcı olunca durum bu oluyor.

devam edecek...

Bu söyleşi yazkalem.com'dan alınmıştır. ilgili siteye ulaşmak için TIKLAYIN

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Elektrikli Tır: Tesla Semi ile tanışın!
Elektrikli Tır: Tesla Semi ile tanışın!
Diyabet İçin Kontrol Kadar Eğitimde Şart!
Diyabet İçin Kontrol Kadar Eğitimde Şart!